Medeniyet Ufkuyla Yol Yürümek

Bu Makale:09/07/2012 tarihinde eklendi. Paylaş

Medeniyet, bizim dünyamıza –Vahyin ferdi düzlemde hayat bulduğu –Mekke’den, toplumsal anlamda yaşanılır kılınması adına yapılan Hicret ile girmiştir.

Yesrib’in Medine olması, İslam’ın hayatın tüm alanlarına sirayet etmesi ve bir inşa sürecini tamamlamasından mülhem bir kavramdır. Yesrib’in Medine olması ile İslam, toplumda belirleyici bir unsur haline gelmiş Mekke’de bireyin hayatı ile sınırlı olan İslam, Medine aşamasında toplumun her alanını kuşatan bir muhtevaya ulaşmıştır. Asrı Saadet ise tüm bu süreçlerin tamamlanmasıyla oluşmuş ve  Müslümanlar için nasıl bir toplum sorusuna cevap niteliği taşımaktadır.

Hz. Peygamberin, Mekke’nin zorluklarını birlikte yaşadıkları sahabe ile, Yesrib’te bir medeniyetin Medine’sini inşa etmiştir. 63 yıllık ömrünün 23 yılına sığdırdığı vahyin hakim olduğu asrı saadet, bugün medeniyet iddiası taşıyan bizler için hala örnek bir model olarak durmaktadır. Peygamberimiz (s.a.v)‘i model insan olarak “üsvetün  hasene” gören Müslüman bir zihin, eğer toplumu takva ekseninde dönüştürmek iddiasında ise asrı saadeti iyi okumalıdır. Sünnetin, Peygamberimizin hayata bakışını ve sözlerini doğru anlayarak tabi olmak biçiminde anlaşılması, nasıl sahih bir yaklaşımsa, takva eksenli toplum inşası iddiası  aynı bakış açısıyla asrı saadeti de bize “üsvetün hasene” olarak görme sorumluluğu yükleyen bir hakikattir. Zira Ahzab Suresi’nde bizlere örnek/model olarak sunulan Peygamberimizin inşa ettiği toplum, asrı  saadet toplumudur.

Medeniyet, fertten topluma inanç ve değerlerin ihyasını tamamladıktan sonra, bu değerlere uygun bir inşa ile ortaya çıkar. Bu bağlamda bir iddia olmaktan öte Medeniyet davamız,  yeni bir diriliş ve ufukla asla rucuyu sağlamaktır. Mobil uygulamalar ve günü birlik adımlar ne yazık ki dünümüzle bugünümüz arasında bir köprü oluşturmayacağı gibi yarına dair bir ufuk da ortaya koyamaz. Nitelikli fert ve nitelikli iş (amel, eylem) eğer nitelikli kurumlara ve sürekliliğe dönüşmezse bizim ölümümüzle birlikte iddiamızın da ölümüne sebep olur. Tarihimize baktığımızda örgütsel anlamda devletlerin yıkıldığını, ancak ortaya koydukları ilim, irfan ve kurumlarla varlıklarını bir şekilde devam ettirdiklerini görürüz. Bu bakış açısıyla değerlendirdiğimizde İslam dünyasındaki köklü cemaatler, camialar ve Sivil Toplum Örgütlerinin, yerleşik olmak ve kurumlar üzerinden büyüme ve bir hareket geleneği oluşturma gayretlerini daha iyi anlamış oluruz.

Topluma söz söyleme iddiası taşıyan her hareket;  tebliğ/ davet ve toplumun takva odaklı ihya ve inşasını misyon edinmenin gereği olarak yol, yöntem ve uygulamalarını bir geleneğe dönüştürerek başarılı olacaktır. Ortaya konulan uygulamalar asla bugün bulup yarın terk edilecek türden olmamalı ve her gün üzerine eklenecek ufukla adım atılmalıdır.

Bir harekete omuz veren her bir fert kendisine düşen vazifeyi ifa ettiğinde cami inşasında çalışan bir işçinin örneğinde olduğu gibi, kendisini taş kesen bir kişi olarak görmemeli aksine ne yapılmak istendiğini bilen ustanın tespiti üzere,  bir külliye inşa edilmek istendiğinin farkında olarak gayret ortaya koymalıdır. Hareketin her bir ferdi, yaşadığımız coğrafyada gayret ederken toplamda ümmetin yeniden ihya ve inşasına hizmet ettiğinin bilincinde olmalıdır.

Unutulmamalıdır ki biz bir külliye inşa ediyoruz. Bir medeniyeti yeniden ihya ile asrı  saadeti, bu çağın diliyle yeniden yorumlayarak düştüğü yerden kaldırmak zorundayız. O halde medeniyet ufkuyla yol yürümek, yarına dair köklü adımlar atmak zorundayız.